Şubat 16, 2015

Füsun'un (Masumiyet Müzesi) hayatı boyunca yaşadığı tacizler...


Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanının 14. bölümü, kitabın baş kadın karakteri Füsun’un bir “kadın” olarak “erkek” dünyasında yaşadığı tacizler, aşağılanmalar ve oyunlaştırmaları konu ediniyor. Elbette kitabın genel hikâyesi içinde de anlamlı olsun diye bazı bölümler bu konudan ayrı ele alınabilir ama edebiyatımızda “bir kadının hayatı boyunca uğradığı küçük, büyük tacizleri” hem de “İstanbul’un sokakları, köprüleri, yokuşları, meydanları” başlıklı bir “doğallıkta” anlatan fazla hikâye yoktur sanıyorum. Orhan Pamuk'un bir "erkek yazar" olarak, Füsun'un "öteki erkekler"le mücadelesine nasıl yaklaştığı, bu blog yazısının boyutlarını aşacağı için sadece bir değiniyle geçiştiriyorum.

“İyi” okumalar…


14. İSTANBUL'UN SOKAKLARI, KÖPRÜLERİ, YOKUŞLARI, MEYDANLARI

Sohbetlerimiz sırasında Füsun beğendiği bir lise öğretmeni için “Öteki erkekler gibi değildi!” dediği için, ona bu söz ile ne kastettiğini sormuş, cevap alamamıştım. İki gün sonra, ona “öteki erkekler gibi olmak” ile neyi kastettiğini bir kere daha sordum.

“Bunu ciddi sorduğunu biliyorum,” dedi Füsun. “Sana ciddi bir cevap vermek de istiyorum. Vereyim mi?”

“Tabii... Niye kalkıyorsun?”

“Çünkü anlatacaklarımı anlatırken, çıplak olmak istemiyorum.”

“Ben de giyineyim mi?” dedim, cevap vermeyince ben de giyindim.
Bu sigara paketlerini, içeriden bir dolaptan alıp yatak odasına getirdiğim Kütahya işi küllüğü, çay fincanıyla (Füsun'unki) cam bardağı ve Füsun'un hikâyelerini tek tek anlatırken ikide bir eline alıp sinirli sinirli oynadığı deniz kabuğunu, o sırada odadaki ağır, yorucu ve ezici havayı yansıtır diye ve Füsun'un çocuksu saç tokalarını da bu hikâyelerin bir çocuğun başından geçtiği unutulmasın diye sergiliyorum.

Füsun, Kuyulu Bostan Sokak'taki tütüncü-oyuncakçı-kırtasiyeci arası küçük bir dükkânın sahibiyle başladı anlatmaya. Bu Sefil Amca babasının arkadaşıydı; arada bir birlikte tavla oynarlardı. Sekiz ile on iki yaş arasında özellikle yazları gazoz, sigara veya bira aldırmak için babası Füsun'u dükkâna her yollayışında, Sefil Amca “Bozuk çıkmadı, dur biraz, sana bir gazoz vereyim,” gibi bahanelerle onu dükkânda tutar, kimseciklerin olmadığı bir sırada bir bahane bulup (Sen terlemişsin, dur”) ellerdi.

On-on iki yaşlarındayken, haftada bir-iki kere şişko karısıyla akşam oturmaya gelen Bıyıklı Bok Komşu vardı sonra. Babasının çok sevdiği bu uzun adam, hep birlikte radyo dinlenir, sohbet edilir, çay içilir, kurabiye yenilirken, hiç kimsenin fark etmeyeceği ve Füsun’un da tam ne olduğunu anlayamayacağı bir şekilde elini Füsun’un beline ya da omzuna ya da kalçasının kenarına ya da bacağının üst kısmına atar ve orada unutmuş gibi bırakırdı. Bazan da adamın eli ağaçtan sepete ustaca düşen bir meyve gibi pat diye Füsun'un kucağının tam kenarına “yanlışlıkla” düşüverir, orada hafif titreyerek, nemlenip ısınarak yolunu arayıp kıpırdanırken, Füsun bacaklarıyla kalçası arasında bir yengeç varmış gibi kıpırtısız kalır, adam da o sırada öbür eliyle çay içip odadaki sohbete katılırdı.

On yaşındaki Füsun arkadaşlarıyla kâğıt oynayan babasının kucağına oturmak isteyip reddedildiğinde (“Dur kızım, görüyorsun meşgulüm işte”), babasının oyun arkadaşı Sakil Bey “Gel sen bana şans getir,” deyip onu kucağına alır, daha sonra pek de masum olmadığını anlayacağı bir şekilde onu okşayıp severdi.

İstanbul’un sokakları, köprüleri, yokuşları, sinemaları, otobüsleri, kalabalık meydanları ve tenha köşeleri, hayalinde karanlık hayaletler gibi canlanan, ama hiçbirinden özel olarak nefret edemediği (“Belki de hiçbiri beni gerçekten sarsamadığı için”) bu Sefil Amcalar, Sakil Beyler ve Bıyıklı Bok Komşuların karanlık gölgeleriyle doluydu. Füsun'un şaştığı bir şey, babasının, eve gelen her iki misafirden birinin kısa zamanda Sefil Amcaya ya da Bıyıklı Bok Komşu'ya dönüşüp, koridorda, mutfakta onu sıkıştırdığını, ellediğini hiç fark etmemesiydi. On üç yaşlarındayken iyi bir kız olmanın, bu sinsi, sefil ve sakiller kalabalığının ellemelerinden şikâyet etmemekle mümkün olacağını düşünmeye başlamıştı. O yıllarda, kendisine âşık (Füsun'un şikâyetçi olmadığı bir aşktı bu) liseli “çocuk”, tam pencerelerinin önünde sokağa “Seni seviyorum” diye yazınca, babası kulağından çeke çeke Füsun'u pencereye götürmüş, ona yazıyı gösterip bir tokat atmıştı. Çeşitli Rezil Amcalar özellikle parklarda, boş arsalarda, arka sokaklarda birden ona çüklerini gösterdikleri için öyle yerlerden geçmemeyi, kendisi gibi eliyüzü düzgün her İstanbullu kız gibi öğrenmişti.

Bu tacizlerin hayat konusundaki iyimserliğini lekeleyememiş olmasının bir nedeni de, erkeklerin aynı karanlık müziğin gizli kurallarınca ona kırılganlıklarını da hevesle teşhir etmeleriydi. Sokakta görüp; okul kapısında, sinema girişinde, otobüste rastlayıp peşine takılanlardan bir ordu vardı; bazıları bazan aylarca peşinden ayrılmaz, o da onları fark etmemiş gibi yapar, ama onların hiçbirine asla acımazdı (acıma sorusunu ben sormuştum). Peşine takılanların bazıları o kadar sabırlı, âşık ya da kibar da değildi: Bir süre sonra laf atmaya (Çok güzelsiniz, birlikte yürüyebilir miyiz, bir şey sormak istiyorum, affedersiniz sağır mısınız? vs.), daha sonra da öfkelenmeye, edepsiz laflar ve küfürler etmeye başlarlardı. Bazıları çift gezer, bazıları günlerdir takip ettiği kızı göstermek, fikir almak için yeni arkadaşlar getirir, bazıları takip ederken aralarında pis pis gülüşür, bazıları mektuplar, hediyeler vermeye çalışır, bazıları da ağlardı. Takipçilerinden bir tanesi onu itip kakıp zorla öpmeye kalktığından beri, bir dönem yaptığı gibi onların üzerine de yürümüyordu artık. “Öteki erkeklerin” bütün hile ve niyetlerini anladığı on dört yaşından beri farkında olmadan ellenmiyor, tuzağa da kolay düşmüyordu belki, ama şehrin sokakları her gün yaratıcılıkla yeni bir elleme, mıncıklama, sıkıştırma, arkadan dayanma vs. yolu bulanlarla doluydu. Arabanın penceresinden kolunu uzatıp kaldırımda yürüyeni elleyenlere, merdivenlerde ayağı takılmış gibi yapıp dayananlara, asansörde zorla öpmeye başlayanlara ya da paranın üstünü verirken parmağına bilerek dokunup okşamaya çalışanlara şaşmıyordu artık.

Güzel bir kadınla gizli bir ilişkisi olan her erkek, sevgilisine tutulan, asılan, yakınlaşmaya çalışan çeşit çeşit adamın, çeşit çeşit hikâyesini bazan kıskançlıkla, çoğu zaman da gülümseyerek, sık sık da acıyıp küçümseyerek dinlemek zorunda kalır: Üstün Başarı Dersanesinde kendi yaşında, tatlı, yumuşak ve yakışıklı bir çocuk vardı. Sürekli ona birlikte sinemaya gitmeyi, köşedeki çay bahçesinde oturmayı teklif ediyor, Füsun'u görünce heyecana kapıldığı ilk dakikalarda tutuklaşıp sessizleşiyordu. Yanında kalemi olmadığını gördüğü bir gün ona bir tükenmez kalem hediye etmiş, Füsun'un derslerde onunla not aldığını görünce de mutlu olmuştu.

Aynı dersanede otuz yaşlarında, saçları sürekli biryantinli, sessiz, sinirli ve sinir bir “yönetici” vardı. “Kimlik belgelerin eksik”, “Senin cevap kâğıtlarından biri kayıp” gibi bahanelerle Füsun'u odasına çağırır, hayatın anlamı, İstanbul'un güzelliği, yayımlanmış şiirleri gibi konulardan söz açar, Füsun'dan cesaretlendirici herhangi bir tepki alamayınca da, ona sırtını dönüp pencereden dışarı bakarak kısık bir sesle, küfreder gibi “Çıkabilirsin,” diye tıslardı.

Şanzelize Butik'e alışverişe gelip onu görür görmez abayı yakan ve Şenay Hanım'ın bol bol elbise, takı, hediyelik eşya sattığı kalabalıktan ise -aralarında bir kadın da vardı- bahsetmek istemiyordu. Peki benim ısrarım üzerine, aralarında en “komik” olanını anlatacaktı: Elli yaşlarında, kısa boylu, küp gibi şişko, fırça bıyıklı, şık ve zengin bir adamdı bu. Küçücük ağzıyla, Şenay Hanım'la, araya uzun Fransızca cümleler sıkıştırarak konuşur, dükkânda bıraktığı parfümün kokusu ise Füsun'un kanaryası Limon'u huzursuz ederdi!

Annesinin sözümona Füsun'a çaktırmadan onu görücüye çıkardığı pek çok damat adayı arasında birkaç kere buluştuğu ve aklı evlilikten çok onunla meşgul olan değişik bir adamdan hoşlanmış ve onunla öpüşmüştü. Geçen sene liselerarası müzik yarışmasını Spor Sergi Salonu'nda izlerken tanıştığı Robert Kolejli bir çocuk ona fena âşık olmuştu. Okulun kapısına gelir, her gün birlikte çıkarlardı, iki-üç kere de öpüşmüşlerdi. Evet, Piç Hilmi'yle bir ara çıkmıştı, ama onunla öpüşmemişti bile. Çünkü onun aklında kızları hemen yatağa atmaktan başka bir şey yoktu. Güzellik yarışmasının sunucusu şarkıcı Hakan Serinkan'a meşhur olduğu için değil, içeride kuliste herkes entrikalar çevirir, kendi hakkı göz göre göre yenirken, kendisine yakınlık ve şefkat gösterdiği, hatta sahnede soracağı ve diğer kızları tir tir titreten kültür ve zekâ sorularını (ve cevaplarını) ona kuliste önceden fısıldadığı için yakınlık hissetmiş, daha sonra bu eski tarz şarkıcının ısrarlı telefonlarına -zaten annesi de istemiyordu- karşılık vermemişti. Yüzümdeki ifadeyi haklı olarak kıskançlığa yorduğu ve hâlâ şaştığım bir mantıkla bu kıskançlığın nedeninin yalnızca ünlü sunucu olduğunu sandığı için, şefkatle ama keyfinden de bir şey kaybetmeden on altı yaşından sonra kimseye âşık olmadığını açıkladı. Dergilerde, televizyonda, şarkılarda durmadan aşktan söz edilmesinden hoşlanmasına rağmen bu duygudan her an bahsedilmesini dürüst bulmuyor, âşık olmayan pek çok insanın ilgi çekmek için duygularını abarttığını düşünüyordu. Onun için aşk, bir insanın uğruna bütün hayatını verebileceği, her şeyi göze alabileceği bir şeydi, evet. Ama hayatta da bir kere olurdu ancak.

“Bu duyguya yakın bir şeyi hiç hissettin mi?” diye sordum yatakta yanında uzanırken.

“Çok değil,” dedikten sonra gene de biraz düşündü ve dürüst olmaya çalışan birinin ihtiyatıyla bir kişiden söz etti.

Saplantıya yakın bir tutkuyla kendisine âşık olduğu için Füsun'un da sevebileceğini hissettiği bu adam, yakışıklı, zengin ve “tabii evli” bir işadamıydı. Akşamüstleri butikten çıktıktan sonra Füsun'u Akkavak Sokak'ın köşesinden Mustang'ıyla alırdı. Dolmabahçe'de Saat Kulesi'nin yanında arabalarda çay içilip Boğaz'ın seyredildiği park yerinde ya da Spor Sergi Sarayı'nın önündeki boş alanda arabanın içinde, karanlıkta, bazan yağmur altında uzun uzun öpüşürler, otuz beş yaşındaki tutkulu adam da evli olduğunu unutup Füsun'a evlilik teklif ederdi. Bu adamın haline Füsun'un istediği gibi anlayışla gülümseyecek, içimdeki kıskançlığı da bastırabilecektim belki, ama arabasının markasından, yaptığı işten, iri yeşil gözlerinden sonra, Füsun adını da söyleyiverince, bir an beni sersemleten bir kıskançlık her yerimi sardı. Füsun'un Turgay dediği kişi, hem babam hem de ağabeyimle benim sık sık görüştüğümüz “iş ve aile dostu” bir tekstil zenginiydi. Bu uzun boylu, yakışıklı, aşırı sağlıklı adamı, Nişantaşı sokaklarında karısı ve çocuklarıyla birlikte aile mutluluğu içerisinde çok görmüştüm. Turgay Bey'in ailesine olan bağlılığına, çalışkanlığına, doğru dürüst biri olmasına saygı duyduğum için mi böyle güçlü bir kıskançlığa kapılmıştım? Bu adamın onu ilk başlarda "elde etmek" için Şanzelize Butik'e aylarca neredeyse her gün geldiğini ve durumun farkına varan Şenay Hanım’a rüşvet olarak bol bol alışveriş ettiğini anlattı Füsun.

Şenay Hanım “Kibar müşterimi kırma,” diye onu zorladığı için hediyeleri kabul etmiş, daha sonra adamın aşkından emin olunca "meraktan" onunla buluşmaya başlamış, hatta ona "tuhaf bir yakınlık" da hissetmişti. Karlı bir gün gene Şenay Hanım'ın ısrarlı zorlamasıyla kadının bir arkadaşının Bebek'te açtığı bir butiğe "yardım etmek için" adamın arabasıyla birlikte gitmişler, dönüşte Ortaköy'de yemek yedikten sonra, rakıyı biraz fazla kaçıran "çapkın fabrikatör Turgay Bey", "Kahve içeriz," diye onu Şişli'nin bir arka sokağındaki garsoniyerine ısrarla davet etmiş, Füsun onu reddedince de, "o duygusal, ince adam" ölçüyü kaçırıp "Sana her şeyi alırım," demeye başlamış, Mustang'ı boş arsalara, kenar mahallelere sürüp onunla her zamanki gibi öpüşmeye, Füsun karşı çıkınca ona zorla "sahip olmaya" çalışmıştı. "Bir yandan da bana para vereceğini söylüyordu," dedi Füsun. “Ertesi akşam dükkân kapanınca buluşmadım onunla. Ondan sonraki gün bu sefer o dükkâna geldi, yaptıklarını ya unutmuştu ya da hatırlamak istemiyordu. Çok yalvardı, güzel günlerimizi hatırlatmak için bana bir de oyuncak Mustang alıp Şenay Hanım'a bırakmış. Ama bir daha Mustang'ına binmedim. Aslında ‘Bir daha gelme,’ demeliydim. Ama çocuk gibi her şeyi unutacak kadar bana âşık olmasından etkilendiğim için diyemedim. Belki de ona acıdığım için, bilmiyorum. Her gün geliyor, Şenay Hanım’ı çok memnun eden büyük alışverişler yapıyor, kansı için bir şeyler sipariş ediyor, bir an beni bir köşede yakalarsa yeşil gözleri buğulu ‘Eskisi gibi olalım, gene her akşam seni alayım, arabayla gezelim, başka bir şey istemiyorum,’ diye yalvarıyordu. “Seni tanıdıktan sonra, dükkâna o gelince içeri odaya kaçmaya başladım. Artık daha seyrek geliyor.”

“Kışın arabasında onunla öpüştüğün günlerde niye sonuna kadar gitmedin?”
“On sekiz yaşıma daha basmamıştım o zaman,” dedi Füsun kaşlarını ciddiyetle çatarak. “On sekiz yaşıma seninle dükkânda karşılaşmamdan iki hafta önce 12 Nisan'da bastım.”

İnsanın aklının sevgili ya da sevgili adayıyla sürekli meşgul olması aşkın en önemli belirtisiyse, Füsun'a âşık olmak üzereydim. Ama içimdeki akılcı, soğukkanlı adam, kafamın sürekli Füsun'la uğraşmasının, öteki erkeklerden kaynaklandığını söylüyordu. Kıskançlığın da çok önemli bir aşk belirtisi olduğu yolundaki itiraza ise, mantığımın telaşlı cevabı, bunun geçici bir kıskançlık olduğu yolundaydı: Füsun'un öpüştüğü "öteki erkekler"in listesine bir-iki günde alışır, öpüşmeden öteye geçemeyen bu adamları küçümserdim belki. Ama o gün onunla sevişirken her zamanki oyunculuk, merak ve taşkınlık karışımı çocuksu cinsel mutluluktan çok, gazeteci deyişiyle ona "sahip olmak" dürtüsüyle hareket ettiğimi, isteklerimi sert hare-ketlerle ve buyurgan bir şekilde ona hissettirdiğimi görmek şaşırttı beni.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder